NEW YORK'TA BİR BAŞÇAVUŞ-Hatice KANOK

 NEWYORK'TA BİR BAŞÇAVUŞ
Yazan: Hatice KANOK


Yıl 1914. Atlantik’i aşan devasa buharlı gemi Manhattan limanına yanaştığında, Dedem Hayrettin’in bavulunda sadece Makedonya’nın rüzgârları ve bilinmez bir geleceğin cesareti vardı. New York, insanı yutan devasa bir çark gibiydi. Dedem önce tekstil fabrikalarının gürültülü, tozlu salonlarında dirsek çürüttü. Ancak onun kumaşı farklıydı; bu yabancı şehre, onun ritmine hızla ayak uydurdu. Çok geçmeden Amerikan ordusuna girdi. Disiplini, keskin zekâsı ve sarsılmaz duruşu sayesinde yedi yıl içinde basamakları birer birer tırmanıp başçavuşluğa kadar yükseldi.

Hayrettin dedem sadece başarılı bir asker değil, aynı zamanda sokakların başını döndüren yakışıklı bir delikanlıydı. Hayatına New York’un o kozmopolit ikliminde iki kadın girmişti. Biri sıcak kanlı, kıpır kıpır bir İtalyan; diğeri ise gözlerinde Ege’nin mavisini taşıyan bir Yunan… Kalbi nihayetinde o Yunan kızında karar kıldı. Yıllarca aynı evi, aynı sofrayı, aynı caz plaklarının ezgilerini paylaştılar.

O sırada dünya dönüyor, sınırlar yeniden çiziliyordu. Takvimler 1924’ü gösterdiğinde, Dedem Hayrettin’in Makedonya’da kalan ailesi ve akrabaları, doğdukları toprakları terk etmek zorunda kalmış ve Türkiye’ye, Denizli’nin Honaz ilçesine göç etmişlerdi. Büyükler, geleneklerin sarsılmaz bağıyla, daha o uzaktayken dedemi dayısının kızı Zeynep ile gıyabında nişanlamışlardı. Kazandığı dolarları düzenli olarak memlekete, muhtar olan kardeşine yolluyor, kardeşi de bu paralarla onun adına Honaz’ın en bereketli tarlalarını satın alıyordu. Her şey uzaktan, kusursuz bir saat gibi işliyordu. Zaman geçtikçe okyanus aşan mektupların rengi değişti. Mürekkep koyulaştı, kelimeler sertleşti. Anadolu’dan gelen zarflardan artık sitem ve tehdit dökülüyordu: “Dön artık!” diyordu büyükler. “Nişanlın yedi senedir bir çeyiz sandığının başında yolunu gözler. Gelmezsen, bu topraklarda bir ailen kalmayacak. Seni akrabalıktan da evlatlıktan da sileriz!”

Dedem, New York’un göbeğinde, elinde o sert mektuplarla saatlerce düşündü. Gitmek mi zordu, kalmak mı? Televizyon yayınları bile günde bir saatliğine de olsa başlamış, dünya yepyeni bir çağa göz kırpıyordu. Burada hayat konforlu, kazanç iyi, dostlar gerçekti. Kararsızlık içinde kıvranırken, Amerika’daki yaşlı akrabalarının kapısını çaldı, “Ne yapayım?” diye sordu.Yaşlı gözler, gökdelenlerin gölgesine bakıp iç çekti. “Vakit varken dön oğul… Bak bize, biz burada bir aile kuramadık. Köksüz ağaçlar gibiyiz bu topraklarda. Yarınımız belli değil, sonumuz ne olacak meçhul. Git, köklerinin olduğu yere git.”

Karar verilmişti. Dedem Hayrettin Yeşilkaya, hiç bilmediği, dilini bile konuşamadığı o yeni kurulan ülkeye, Türkiye’ye gidecekti. İngilizcesi kusursuzdu ama Türkçesi neredeyse hiç yoktu. Yunan sevgilisi günlerce dizlerine kapandı, gitmemesi için hıçkırıklarla yalvardı. Fakat dedemin içindeki aidiyet duygusu ve aile korkusu ağır basmıştı. Amerika’daki tüm malını mülkünü birkaç gün içinde yok pahasına satıp paraya çevirdi.

Liman günü geldiğinde, dedemin yanında sadece iki büyük sandık ve bir bavul vardı. New York limanının puslu havasında, Yunan sevgilisi onu uğurlamaya gelmişti. Gözyaşları sicim gibi akıyordu. Tam gemiye biniş kapısına yöneldiğinde, kadın son bir kez sevgilisine sarıldı. Dudaklarını kulağına yaklaştırdı ve hıçkırıkların arasından zehir gibi bir beddua fısıldadı: “İki yakan bir araya gelmesin inşallah…” Hayrettin donakaldı. Ama arkasına bakmadı. Adımlarını hızlandırdı, geminin güvertesine çıktı ve New York silueti sislerin arasında kaybolurken, kulağındaki o uğultuyla okyanusa doğru yelken açtı.

DÖNÜŞ YOLU

Tam bir ay süren yorucu bir deniz yolculuğunun ardından, yıl 1928’de gemi İzmir Limanı’na yanaştı. Dedem, cebindeki rehber niteliğindeki birkaç notla İzmir’de bir otele yerleşti. Otel personeline durumunu tarzanca ve İngilizce karışımı anlatmayı başardı. Ertesi sabah, otel görevlilerinin yardımıyla garaja götürüldü ve Denizli otobüsüne bindirildi.

O yılların Türkiye’si, savaşların küllerinden yeni doğmaya çalışan, yoksul ve hırpalanmış bir memleketti. Sokaklar tekinsiz, insanlar barut kokusuydu. Ve bu manzaranın tam ortasında Dedem jilet gibi takım elbisesi, başındaki şık fötr şapkası ve batılı tarzıyla adeta bir uzaylı gibi duruyordu. Otobüsteki yolcular, gözlerini bu şık adamdan alamıyordu. O ise konuşamıyor, sadece elindeki kâğıtta yazan o iki kelimeyi gösteriyordu: “Denizli – Honaz”. Denizli’ye vardığında, ilçeye giden tek araç olan eski cip çoktan hareket etmişti. Çaresiz kalan dedemi yardımsever şoförün biri otele bıraktı. Otelci, dilini anlamadığı bu iyi giyimli adama şefkatle yaklaştı: “Bu gece burada kal, yarın seni yollarız,” dedi vücut diliyle. Ertesi sabah, otelin önünde bir at arabası bekliyordu. Normalde Honaz yolu 10 kuruştu. Ancak arabacı, karşısındaki fötr şapkalı, sandıklı “beyzadeyi” görünce fırsatı kaçırmadı, “25 kuruş isterim,” dedi. Dedem hiç itiraz etmeden başını salladı: “Tamam.”

Yol iki saat sürdü. Arabacı, yol boyunca bıkıp usanmadan vücut diliyle ülkenin durumunu anlatıyordu; ellerini havaya kaldırıyor, yüzünü ekşitiyor, “Savaş bizi mahvetti, çok fakiriz,” diyordu. Hayrettin dedem anlatılanların yarısını anlıyor, yarısını sadece hissediyordu. Yolun ortasında, yorulan hayvanları sulamak için bir çeşme başında durdular. Hayrettin, borcunu hemen ödemek niyetiyle cebinden 25 kuruşu çıkardı. Arabacı parayı görünce dehşetle Hayrettin’in eline vurdu ve parayı cebine geri itti. Gözlerini belerterek, etrafı süzerek vücut diliyle fısıldadı:

“Cebine koy şunu! Eğer etraftakiler sende bu paranın olduğunu anlarlarsa, yemin ederim senin de beni de boğazını keserler!” Dedem tehlikenin büyüklüğünü o an kavradı. Parayı sakladı, yola devam ettiler. Nihayet araba Honaz çarşısına, kahvehanelerin olduğu o tozlu meydana girdi. Yabancı bir at arabasının üzerinde, takım elbiseli, devasa sandıkları olan şık bir adamın geldiğini gören kasaba halkı, işi gücü bırakıp meydanda toplandı. Herkes meraklı gözlerle bu adamı süzüyordu.

Dedem arabadan indi, söz verdiği gibi arabacıya üç tane 25 kuruşluk uzattı. Arabacı hayatında böyle bir cömertlik görmemişti; paraları görünce sevinçten Hayrettin’in ellerini, yüzünü öptü. Sonra kalabalığa dönerek bağırdı: “Yahu bu adam besbelli yabancı, göçmen! Göçmen mahallesine haber salın, akrabaları gelmeden ben bu adamı hayatta bırakmam buracıkta!” Kahveden fırlayan erkekler meydana doğru koştu. Kalabalığın arasından sıyrılan muhtar, karşısındaki adama baktı. Hayrettin de ona… Tam 14 yıl geçmişti aradan. İki kardeş, zamanın ve mesafelerin değiştirdiği yüzlerde birbirlerini zorlukla tanıdılar. Tanıdıkları an, gözyaşları sel oldu; kollar kenetlendi, hasret meydandaki tozu dumana kattı.

Hemen düğün hazırlıklarına girişildi. Dedem Amerika’dan gönderdiği paralarla bir ev aldı, zaten tarlaları da onu bekliyordu. Yıllardır yolunu gözleyen nişanlısı Zeynep’le evlendi. İlk zamanlar her şey bir rüya gibiydi. Ancak New York’un o baş döndürücü ritminden gelen dedem, Honaz’ın bu küçük, sessiz dünyasında zamanla çok sıkılmaya başladı. Kardeşi, “Abi sen çalışma, ye, iç, gez; malın mülkün yedi sülalene yeter,” dese de ruhu daralıyordu. Küçük kardeşi onun bu hâlini fark etti: “Abi,” dedi, “Honaz seni açmadı, sen buralara büyüksün. Ben İzmir’e çok yakın olan Kısık’ta oturuyorum, istersen oraya gel.”

Bu fikir Dedemin gözlerini parlattı. Karısı Zeynep’i de yanına alarak Kısık’ta güzel bir ev aldı. Hayat yeniden canlanmıştı. Karısının elinden tutuyor, onu İzmir’in en şık lokantalarına götürüyor, mağazalardan Avrupa kıyafetler alıyor, ona bambaşka bir dünya sunuyordu. Zeynep mutluluktan uçuyordu. Çok geçmeden müjdeli haber geldi: Zeynep hamileydi. Dedemin hayatı tamamlanıyor gibiydi. Ancak doğum günü geldiğinde, Kısık’taki o eve kara bir bulut çöktü. Doğum çok zor, çok sancılı geçiyordu. Ebeler, doktorlar seferber oldu, saatlerce uğraşıldı. Fakat kader amansızdı. O odadan ne bir bebek ağlaması yükseldi ne de Zeynep’in nefesi kaldı… Hem Zeynep hem de doğmayan bebek o gece hayatını kaybetti.

Hayrettin dedem için dünya o an durdu. Karısının cansız bedeninin başında diz çöktüğünde, Kısık’ın sessizliğinde aniden bir ses yankılandı ruhunda. New York limanındaki o puslu kadının, kulağına fısıldadığı o zehirli cümle kulaklarında patladı: “İki yakan bir araya gelmesin inşallah…” Hayrettin Yeşilkaya, o günden sonra bir daha eski Hayrettin olamadı. Ne takım elbiseleri ne tarlaları ne de cebindeki paraları onun içindeki o muazzam vicdan azabını dindirebildi. Ömrünün geri kalanında, ne zaman aynaya baksa dudaklarından hep aynı kahredici itiraf dökülecekti:

“Hayatıma iki kadın girdi… İkisinin de hayatını mahvettim.
NEW YORK'TA BİR BAŞÇAVUŞ-Hatice KANOK NEW YORK'TA BİR BAŞÇAVUŞ-Hatice KANOK Reviewed by Kuşadası Mübadele Evi on 17:27 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.