ÇOCUKLUĞUM-Sevil KIZILSAL

ÇOCUKLUĞUM

Yazan: Sevil KIZILSAL

Çocukluğum, “ah benim güzel çocukluğum” yazları ba-bamın bekçilik yaptığı erik bahçelerinde, kışları ise Ödemiş’in kerpiç kokulu sokaklarında geçti. Köyümüz Bozdağ başı bu-lutlara değen, yüksek bir dağın tam göğsüne kurulmuştu. De-nizden 1200 metre yüksekte meşe, kestane ve ceviz ağaçlarıy-la çevriliydi. En tepede göğe mızrak ucu gibi uzanan ‘Sivrite-pe’ yükselirdi. Maviş bulutları deler zirveye kurulurdu. Çocuk aklımla o tepenin ardında, uyuyan dev bir denizin dalgalandı-ğını hayal ederdim. Pırıltısı nemli, gizemli suları hep merak ederdim. Asırlık ağaçların serin gölgesinde sere serpe uzanır-dım. Sadık kedim Esmeralda, romansı bir aşk masalından kaçmışçasına bana sığınırdı. Yanımdan bir an bile ayrılmazdı. Ceviz ve kestane silkme zamanı boyunca Esmeralda ile bera-berdik hep. Aramızdaki derin aşkı kambur mu kıskanırdı, Kaptan mı? hiç umurum olmazdı… 


Ekim geldi miydi, köyümüzde herkes kestane ve ceviz silkmeye hazırlanırdı. Önce cevizler silkelenirdi daha sonra kestaneler. Fakat “Baya zor bir işti bu silkeleme işi.” Çünkü hasatta hava çok soğuk olurdu. Eller üşür tutmaz, ayaklar ka-yar, vücut yavaştan donar ve silkme işi tehlikeli hale gelirdi. Koskoca, yıllanmış ağaçların tepesine çıkmak, dalları çırpmak, yerden uzun sırıklarla vurarak düşürmek ayrıca zordu. Hele ki yere dökülen cevizler elleri bir güzel boyar, kestanelerin ilk kabuğu ise dikenliydi ellere batardı. İkisi de eldivensiz topla-nılmazdı. Bu yaşımda bu ağaçları görsem veya çarşıda pazar-da kestane, ceviz alacak olsam hemen ellerime bakarım. Etraf-tan saklarım. Vaktiyle avcuma dikenler batmış, cevize bo-yanmış ellerimi görmesem de öyle diye hayal ederim. Benim de minik sırrım bu…

Ömrü uzun olsun, kurda kuşa yuva olan o bereketli ağaç-lar, heybetli görüntülerinin ardında nice sırlar saklardı. Köyün en yaşlılarının bile bilmedikleri, duymadıkları ne kadar sır varsa kulağıma fısıldardı her biri. Kimseler duymazken hepsi-ni duyardım. Kaç yıllık kaç asırlık oldukları bilinmez o koca-man gövdeli ağaçlar, bana her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatırdı. Daha hasat başlamadan “Bu sene verim az olacak” dedikleri bile olurdu. Büyüklere söylediğimde inanmazlardı. İşler bitince “şuncacık güccük gız valla bildi, biz hödükler bilemedik” der gülüşürlerdi.

Epey yaşlı bazı ağaçların gövdesinde kocaman oyuklar oluşurdu. Yazları ben içine gireyim, evcilik oynayayım diye sanki.  Oyuklar yağmurdan, kardan hayvanları korurdu kışın. Yazın bana serin bir sığınak olurlardı. Sanırsın ki o oyuktan girince, bambaşka alemdesin. Ağaç deyip geçmemek lazım hem meyvedir hem de evdir o devasa ağaçlar. Bilinmez dert-lere devadır. Ormanın içine doğru yürüdüğünde önce ürperir sonra güvenirsin ağaçlara. O kadar sessizdir ki orman, iç sesin daha güçlü çıkar. Tepeye kadar gökyüzünü yarım yamalak görürsün. Önce kuş seslerini sonra kalbinin sesini duyarsın. Arada diğerlerini, her türden hayvancıkları. Akan derenin şırıltısı ise kulağa eşsiz bir melodi gibi gelir. Kestane ve ceviz ağaçlarının yaprakları ise bu melodiyi icra eden saz heyetidir. Eğer caz yapan çıkmazsa dünyanın en büyük senfoni orkest-rasıdır. Çalınan çok sesli şarkılara, elma ağaçlarının altında neşeyle koşturan çocuk sesleri bilmeden vokal yapardı. Ço-cukluğumun neşesi bu besteler onca yıldan sonra hala kulakla-rımda yankılanır…

Kestane ve ceviz ağaçlarını sırtında taşıyan dağlar, yeşilin bin bir tonuyla başına taç takmış gelin gibi süzülürdü. Zaman-la o heybetli dağların ardında hırçın dalgalar değil yılkı atları gibi özgür ruhların yaşadığını hayal ederdim. Mavi denizin bizden taraf kıyısında, onlara bir yaşam alanı varmış diye dü-şünürdüm. Yılkıların özgürce koşuşturduğu yeşil bir dünya ve uçsuz bucaksız bir deniz keşfetmiştim. Şimdi “Okyanus de-sem daha mı doğru olur acaba? Konu sivrilsin istemiyorum ama çocukluğumun sesi hiç susmuyor.” Oysa hayalleri çok, uysal bir çocuktum ben…

Ormanın bittiği yerde hayat da biterdi. Çocuk aklımla öy-le olduğuna inanırdım. Sivritepe’nin diğer yamacında Kurtu-luş Savaşı’nda vatanı savunan efelerin ebedi uykuya daldığı ‘Kırklar Mezarlığı’ bulunurdu. Şehitlerin kutsal sessizliği ile yılkıların ebedi kederi yansıtan kişnemeleri zihnimde birbirine karışırdı. Henüz yedi ya da sekiz yaşımdaydım, tepenin ardı-na duyduğum özlem ve hayal ettiklerim tükenmezdi. Aklımda her şey derin bir anlam kazanırdı. Kendimi büyüdüm hisse-derdim. Ta ki dünyanın sadece hayal kurmak, oyun oynamak ve çocukça neşeden ibaret olmadığını öğrenene kadar.

ÇOCUKLUĞUM-Sevil KIZILSAL ÇOCUKLUĞUM-Sevil KIZILSAL Reviewed by Kuşadası Mübadele Evi on 13:25 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.