KÖKLERİN FIRTINASI-Hatice KANOK
Yazan: Hatice KANOK
Yıl 1924’tü. Germencik’in Mursallı köyünde zaman, çarkları zorla sökülen bir saat gibi ağır ve acı akıyordu. Lozan Barış Antlaşması’nın ardından mübadele çanları çalmış, köydeki Rumlar için Yunanistan’a göç vakti gelmişti.Mursallı’da toprak can, incir ise hayatın ta kendisiydi. En iyi bildikleri iş çiftçilik, en büyük mahsulleri ise sarı sarı, bal gibi akan incirlerdi. O enfes incirler özenle toplanır, güneşte kurutulur, bandırmadan geçirilir, koklanarak cinsine göre ayrılırdı. Tahta kutulara dizilen o lezzetler tren yoluyla İzmir’e, oradan da dünyanın dört bir yanına gönderilirdi. Ekonomileri yerindeydi, topraklarına bağlıydılar. Şimdi ise köklerinden koparılıyorlardı.
Yolculuk kararlaştırıldığında, yaşlılar kara kara düşündü, gençler ise içlerinde büyük bir öfke ve bilinmezliğin korkusuyla kıvrandı. En yaşlılar toplandı ve o tarihi kararı verdi:
“İncir ağaçlarımızın dallarını keseceğiz. Keten çuvalları ıslatıp bu dalları saracağız. Dallar tatlılığını ve tazeliğini kaybetmemeli. Gideceğimiz yere bu toprakların asıl ruhunu da götüreceğiz.”
Körebe bir vedayla en kaliteli incir ağaçlarının dalları kesildi, ıslak çuvallara sarıldı. Heybeler, sandıklar hazırlandı; ancak yüklerin en ağır olanı, o incir dallarıydı. Trenle İzmir’e vardılar, oradan bir yük gemisiyle Eğriboz Adası’na doğru yola çıktılar.
Gemi açık denize açıldığında, Akdeniz’in o zalim yüzüyle karşılaştılar. Şiddetli bir fırtına koptu. Gemi beşikte sallanan bir oyuncak gibi inip kalkıyor, tahtaları çatırdıyordu. Savaşın yıkımından yeni kurtulmuş bu insanlar, şimdi de dalgaların arasında can pazarına düşmüştü. Kadınlar feryat ediyor, çocuklar ağlıyor, gençler öfkeyle “Batacağız! Yükümüz çok ağır!” diye bağırıyordu. Aralarından biri dayanamayıp bağırdı: “Geminin yükü çok ağır, özellikle de şu incir dalları! Bunları denize atarsak belki gemi rahatlar, kurtuluruz!”
O an yaşlılar ayağa kalktı. Gençlerin soluk soluğa kalmış, korku dolu yüzlerine dikkatle baktılar. Aralarından en yaşlısı, aksakallı bir ihtiyar öne çıktı. Sesi fırtınanın gürültüsünü bastıracak kadar kararlı ve sertti: “İncir dallarını atacağınıza, çocuklarınızı denize atın!”
Gemide bir anda buz gibi bir sessizlik oldu. İnsanlar şok içinde kalakalmıştı. Yaşlı adam devam etti: “Bir daha geri dönüp bu incir dallarını alma imkânımız yok. Artık Türkiye yok, başka bir yerde kök salacağız. Gittiğimiz yerde bizi neyin beklediğini bilmiyorsunuz ama bildiğimiz bir tek iş var: İncir yetiştirmek! Yanımızda en değerli hammaddemizi, geleceğimizi taşıyoruz. Bu işi yaparsak ayakta kalabiliriz, ailelerimize bakabiliriz. Geleceğimizi kuramazsanız zaten çocuklarınız da açlıktan ölecek! Yeniden çocuk yapabilirsiniz; ama incir dallarını bir daha bulamazsınız. Onun için denize bir şey atmanız gerekiyorsa çocuklarınızı atın!”
Bu acımasız ama bir o kadar da hayatta kalma çığlığı olan sözler geminin üzerindeki havayı bıçak gibi kesti. Kimse sesini çıkaramadı. Gemide herkes içten içe dua ediyordu; yaşlılar incir dalları için, gençler çocukları için gözyaşı döküyordu. Fırtına yavaşça dindi, dalgalar duruldu. Sağ salim Eğriboz Adası’na ayak bastılar.
Kendilerine gösterilen arazilere yerleşir yerleşmez ilk işleri köylerinin adını yaşatmak oldu. Yeni kurdukları yerin adını “Yeni Mursallı” koydular. Özenle sardıkları o incir dallarını hemen suyla buluşturup bulabildikleri her toprak parçasına, her kaba diktiler.
Gözyaşları ve fırtınanın korkusu geride kaldı. Seneye ilkbahar geldiğinde, o inatla denize atılmayan incir dalları filizlenmiş, toprak yeni yurdunu benimsemişti. Küçük incir ağaçları, yeni bir hayatın müjdecisi olarak boy vermeye hazırdı.
Hiç yorum yok: