SARDUNYA KOKULU EKMEKLER - Hatice KANOK
SARDUNYA KOKULU EKMEKLER
Yol uzundu, yükümüz ise sadece eşyalarımızdan ibaret değildi. Heybelerimizin en dibinde, unun serinliğine gizlenmiş küçük bir parça hamur taşıyorduk. Castro ve Raşno köylerinin havasını, suyunu, geçmişini taşıyan o ekşi maya; bizim hayata tutunma sözümüz gibiydi. Mübadelenin tozlu yollarında acıktıkça ondan koparılan somunlarla karnımızı doyurduk. Ne bayatladı o ekmek ne de küf tuttu; tıpkı içimizdeki memleket hasreti gibi taze kaldı.
Honaz’a vardığımızda, yabancı bir göğün altında tanıdık bir yaşam kurmaya giriştik. Elleri nasırlı adamlar önce başlarını sokacakları evleri onardı, sonra hiç vakit kaybetmeden bahçelere fırınlar çatıldı. Bizim için ekmek, sadece karın doyurmak değildi; fırından tüten duman, “artık buradayız” demenin başka bir yoluydu.
O zamanlar karneler vardı. Elimizde mühürlü kağıtlar, kasabanın tek fırıncısı Sadık’ın kapısında kuyruğa girerdik. Valilik, Külahçıoğlu’nun fabrikasından gelen unları ona emanet etmişti. Başlarda ekmeğin tadı fena değildi. Ama gün geldi, o pamuk gibi somunlar gitti; yerine taş gibi sert, rengi kararmış, tadı kekremsi bir şeyler geldi.
Dilimiz dönmüyordu derdimizi anlatmaya. Bakışlarımızla soruyorduk Sadık’a, “Bu nedir?” diye. O ise anlamazlıktan geliyor, omuz silkip geçiyordu. Dil bilmemek, insanın kendi ekmeğine bile yabancılaşmasıymış, o gün anladık. En sonunda içimizden okumuş üç kişi; imamımız, öğretmenimiz ve İstanbul’da tahsil görmüş o genç, yanlarına bir somun alıp Denizli Valisi’nin huzuruna çıktılar.
“Beyim,” dediler, “Bu ekmek yenir mi?”
Vali Bey’in kaşları çatıldı. Hemen unun sahibi Külahçıoğlu çağrıldı. Fabrikatör şaşkındı, “Efendim, ben en birinci kalite un yolluyorum,” diyordu. Olayın aslı fırın basılınca çıktı. Fırıncı Sadık, emanet edilen kaliteli unları saklayıp bize en kötüsünü yediriyordu. Sadık cezasını buldu ama bizim gönlümüz fırın kuyruklarında kalmıştı bir kere.
Vali Bey’in önünde eğilmeden, dik bir duruşla talibimizi sunduk: “Beyim, bize önümüzdeki yılın tohumunu verin, yiyeceğimiz buğdayı verin. Bizim fırınımız hazır, değirmenimiz döner. Kendi ekmeğimizi kendimiz yapalım.”
İzin çıktığında bayram yerinden farksızdı Honaz. O gece, aylardır sakladığımız o kutsal mayayı suyla uyandırdık. Maya unla buluşunca sanki canlandı. En az bir saat, sanki bir yarayı sarar gibi özenle yoğurduk hamuru. Tahta kalıplara yerleştirip üzerine temiz bezler örttük.
Ertesi gün şenlik vardı. Fırınlar çalı çırpıyla harlanmış, tuğlalar sıcaktan beyazlamıştı. İçeriye bir fiske un attık, anında kül oldu; fırın “hazırım” diyordu. Küreklerin üzerinde süzülen hamurlar, karanlık fırının derinliklerine dizildi. Kapağı kapattığımızda, o ana kadar Honaz’ın hiç bilmediği bir koku yayıldı sokaklara; Raşno’nun rüzgârı, Castro’nun toprağı kokuyordu sokaklar.
Tam o sırada, Ankara’dan bir müfettiş gelmişti kasabaya. Mübadiller nasıl yaşıyor, uyum sağladılar mı diye bakmaya… Kokuyu alınca duraksadı, burnunu havaya dikip fırına doğru yürüdü. “Bu ne güzel bir koku?” diye sordu hayretle.
Ekmekler fırından çıktı; altın sarısı, dışı çıtır, içi bulut gibi… Sıcak bir somunun üzerine bir parça tereyağı sürdüler, müfettişe uzattılar. Adam ilk ısırığı aldığında gözlerini kapattı. “Hayatımda yediğim en güzel ekmek bu,” dedi. Sonra bize dönüp gülümsedi: “Siz gerçekten Avrupalısınız.”
O gün anladık ki; biz artık buralıydık. Bir sardunya çiçeği gibi toprağımıza tutunmuştuk. Acılarımızı ekmeğimizin içine gömdük, utançlarımızı çocuklarımıza hiç anlatmadık. Sadece bu kokuyu ve bu mayayı miras bıraktık onlara. Hayata, en çok da birbirimize tutunarak yeniden
Hiç yorum yok: