2 NİSAN 1924 - Hatice Zingal KANOK
akvim yaprakları, hayatımızın geri kalanını değiştirecek o uzun yolculuğun başlangıcını işaret ediyordu. 13 yaşındaydım; Kastro ve Viraj köylerinden 272 kişi, arkamızda bırakmaya zorlandığımız topraklardan, belirsiz bir geleceğe doğru yola çıktık. En çok Asimina’nın durumuna endişeleniyorduk. Altı aylık hamileydi; yüzü yorgunluktan solmuş, gözleri uzaklara dalmıştı.
Yollar sarp kayalıklardan, bitmek bilmez patikalardan geçiyordu. Asimina’nın kollarına giriyor, nefes alması için duraksıyor, ona su içiriyorduk. Kucağında 3 yaşındaki küçük Halim, sırtında göçün yükü, yanında her şeyden yorgun düşmüş kocasıyla, Asimina tam altı gün boyunca o zorlu coğrafyayı arşınladı. Tek ümidimiz, bizi bekleyen trene ulaşmaktı. Kalorifera’ya ulaştığımızda, göçün en zor kısmını atlattığımızı sanmıştık. Ama yanılmışız; asıl mahşer yerine, Selanik’e gelmiştik.
Selanik, insan, hayvan ve eşya karmaşasının içinde boğuluyordu. Her yer at arabaları, küfeler, çuvallar ve çaresiz gözlerle doluydu. “Koleraya karşı” diyerek hemen aşıya aldılar bizi. On gün süren o bekleyişin ardından, dört katlı, devasa bir gemiye bindirildik. Alt kat hayvanların iniltileriyle, orta kat eşyalarımızla, üst katlar ise umutsuz bir kalabalıkla doluydu.
2 NİSAN 1924
Yazan: Hatice Zingal KANOK
Üç gün süren o karanlık deniz yolculuğu, bir kabusa dönüştü. Asimina’nın minik Halim’i ateşler içinde yanmaya başladı. Doktor geldi, çabaladı ama nafile. Küçük Halim, o geminin gürültüsü içinde sessizce can verdi. Asimina’nın feryadı, geminin motor sesini bastırıyor, tüm güverteyi hıçkırıklara boğuyordu. Erkekler dayanamayıp yukarı güverteye kaçtı. Kaptan, elinde bir veballe geldi yanımıza. “Bu kadar insanın hayatını riske atamayız, kolera yayılırsa hepimiz ölürüz,” dedi. Asimina, evladının cansız bedenine bir ölü gibi sarılmıştı. Kaptan çocuğu nazikçe kucağından aldığında, o an Asimina’nın kalbi de denizin derinliklerine gömüldü. Çocuğu denize bıraktıklarında, o kadının gözlerindeki ışık tamamen söndü.
Bir daha asla eskisi gibi gülmedi. Geriye kalan tek varlığına, karnındaki bebeğine sarıldı. “Sen yaşayacaksın,” diye fısıldıyordu geceleri, “Senin yüzünde göreceğim kaybettiğim hayatı.”
İzmir’e vardığımızda ruhumuzda derin yaralarla indik karaya. Bizi Denizli’nin Honaz ilçesine yerleştirdiler. İki ay sonra, o mucize gerçekleşti. Asimina bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Adını yine “Halim” koyduk. Yeni doğan Halim, o yorgun topraklara kök salan ilk umudumuz, evimizin yeniden doğan güneşi olmuştu.
Yıllar geçip de başka kardeşler geldiğinde, hayat biraz olsun normale döner gibi oldu. Ancak Asimina, o gemiden, o denizden kalan bir izi hayatı boyunca üzerinde taşıdı. Asimina, ömrünün sonuna kadar sofrasına asla balık koymadı, balık eti yemedi. “Çocuğumun etini yerim,” diyerek titrerdi. O, okyanusun derinliklerinde bıraktığı oğlunu, her sofrada denize bakarak, belki de her yudum suda onun gözlerini hatırlayarak yaşattı.
Hiç yorum yok: