AYILARIN UYANDIĞI SABAH-Hatice Zingal KANOK
AYILARIN UYANDIĞI SABAH - Hatice Zingal KANOK
Kışın o gri, ağır kasveti dağların eteklerinden çekilmeye başladığında, evimizin mutfağını bambaşka bir telaş sarardı. Baharın ilk müjdecisi ne göçmen kuşlardı ne de badem ağaçlarının pembe çiçekleri…
Bizim için bahar, anneannem Teti Sukru’nun mutfak tezgâhına dizdiği taze, yemyeşil soğan saplarıyla gelirdi. Her ilkbahar, güneş yüzünü iyice gösterdiği o ilk günlerde, Teti Sukru mutfağa erkenden kapanırdı. Eteğini beline dolar, bahçeden topladığı bol taze soğan yapraklarını tahta tahtanın üzerinde ritmik bir sesle ince ince doğramaya başlardı. O daha işin başındayken bile, keskin ve iştah açıcı soğan kokusu evin her odasına, oradan da sokağa taşardı. Büyükçe bir toprak kabın içine un, su, bir tutam tuz, taze yumurtalar ve kıvam versin diye süzme yoğurt eklerdi. En son, o yeşil soğan dağını bu karışımın kalbine dökerdi. Kaşığı ahşap kapta çevirdikçe harç ağırlaşır, tam bir kek kıvamını alırdı. O sırada ocakta, kara döküm tavanın içinde yağ çoktan kızmış, sabırsızlıkla çıtırdamaya başlamış olurdu. Teti Sukru, hazırladığı bu yeşil benekli hamurdan büyükçe bir kaşık alır, cızırdayan yağın bağrına bırakırdı. İşte o an, mutfakta zaman dururdu. Kızgın yağda kabaran çöreğin kokusu, komşu bahçelerdeki toprağın kokusuna karışırdı. Adına “Arko Da Langides” derlerdi; yani bizim bildiğimiz, hikâyesi tadından büyük o meşhur Ayı Çöreği…
Pişen ilk çörekler hemen hasır bir sepete dizilir, sıcaklığı gitmeden üzerine tülbent örtülürdü. Teti Sukru, bu çörekleri sadece bizim için pişirmezdi. Mahalledeki komşulara tabak tabak dağıtılır; geriye kalanlar ise ikindi vakti demlenen sıcak bir çayın ve kıştan kalma ekşi lahana turşusunun yanına katık edilirdi. Bir keresinde, ağzım yana yana çöreği ısırdığımda Teti Sukru’nun dizinin dibine çökmüş, “Anneanne,” demiştim, “Neden her bahar hiç sektirmeden bunu yapıyoruz?” Yüzündeki derin çizgiler, geçmişin tatlı bir hatırasıyla gevşedi. Uzaklara, dağların dumanlı zirvelerine baktı. Sesini neredeyse bir fısıltıya düşürerek, tıpkı kendi annesinin yıllar önce ona tembihlediği o kadim sözleri döküverdi dudaklarından: “Ayılar uyanmalı be kızım… Ayılar kışın uykuda doğurur yavrularını. Şimdi uyanmalılar ki o körpe yavruları emzirebilsinler. Onlar uyanacak ki ağaçlar çiçek açsın, ilkbahar gelsin, dünya dönsün…”
Gözlerimi kırpmadan onu dinlerken, uzak dağlardaki bir mağarada, burnuna taze soğanlı çörek kokusu gittiği için uykusundan gerinen kocaman bir ayıyı hayal ederdim. Teti Sukru’ya göre doğa, zincirin halkaları gibi birbirine bağlıydı. Eğer biz bu çöreği pişirmezsek, o koku dağlara ulaşmaz; ayılar uyanmazdı. Ayılar uyanmazsa da bahar asla gelmez, dünya dönmeyi unuturdu.
Şimdi ne zaman bahar gelse ve burnuma taze soğan kokusu çalınsa, Teti Sukru’nun o ocak başındaki dik duruşunu hatırlarım. Ve bilirim ki, dünyanın bir yerlerinde birileri hâlâ o eski çörekleri pişiriyor; dünya, sırf bu yüzden dönmeye devam ediyor.
Hiç yorum yok: